10 Nisan gecesi salgın halk olarak bize farklı bir yüzümüzü gösterdi. Market izdihamı ve kavgası olağan şartlarda alıştığımız bir sahne değil. Hep başkaları alışveriş mekânlarında olay çıkartır, uzak yakın farklı toplumlar zor zamanlarda tabii hayatın sakladığı çirkin yüzlerini gösterirdi. Tsunami döneminde son derece denetimli Japonlar bile marketleri yağmalamamış mıydı? Korona salgınının ciddiye alındığı ilk günlerde ABD’de bir markette yaşanan kavganın videosu daha iki üç hafta öncesinde dolaşıyordu sosyal medyada.

Tarih, sosyoloji ve psikoloji okumaları; daha önemlisi sanat ve edebiyat yeni bir olguyu yorumlarken çok az yardımcı oluyor aceleci gözlemciye.  10 Nisan gecesi marketlerin önünde kavga edenler başka bir diyardan gelmedi, komşularımız, hatta akrabalarımız vardır aralarında. Peki, onları oraya çekerken büyük çoğunluğu da pencereden bakma konumunda tutan gerçekte tam olarak ne? Eksikliği oluşturan her neyse rastlantıya bağlanamayacak yönleri olmalı. Pencerelerden izleyenlerin birçoğuna göre marketlere koşuşanlar asla adam olmayacak cahiller. Bu dil bize hiç yabancı gelmiyor değil mi? Halkı suçlamak en kolay iş oldu her zaman. Hatırlamayı unutmak ne kötü bir miras.

Virüs öldürücü, bu nedenle izdiham oluşturmamaları gerekirdi, orası öyle, gelgelelim markete koşan kişi henüz iki saati olduğunu düşünüyordu, yakınındaki herkes gibi, kendisine tanınmış bir süreden faydalanmak için oraya koşmuştı. Burada akla marketin önünde oluşacak izdihamı öngörmeyi sağlayan bilgi edinme ve üzerine düşünme zincirinden kopukluk hâli geliyor akla. Haftalardır yapılan mesafeyi koruma telkinlerinin, bu yönde açıklanan tedbirlerin umursanmaması  başka nasıl açıklanabilir?

Halk, karmaşık bir bütün, birçok farklı tepkiyle karşılıyor salgını, virüsten kendini yalıtabilirmiş gibi memleketine kaçanları hatırlayın. Hafta sonu sokağa çıkma yasağı duyurulurken bu dikkate alınmalıydı. Her evin bin bir türlü hâli var. Üstelik hâlâ çalışmak zorunda olanlar karantinaya çekilenler gibi ev ihtiyaçlarını dijital siparişlerle temin edemeyebilir. Oraya koştular, demek ki dolapları boştu. Oraya koştular, alışverişlerini haftasonuna bırakmışlardı muhtemelen. Veya sadece verilen süreyi bir hak bilerek kendi ya da diğer aile fertlerinin aklına düşen bir ürün için telaşla çıktılar evden.

Aileler parçalı bir şekilde yaşıyor şehirlerde. Biri evden çıkamayan annesine diğeri hasta babasına veya bakıma muhtaç bir yakınına ihmal ettiği bir ihtiyacı yetiştirmenin telaşına düşebilir. Biri işten çıkmış, toplu taşımayla ancak evine ulaşmış ve süt alması gerektiği talebiyle karşılaşmış olabilir. Keşke herkes pandemi şartlarını dikkate alacak kadar planlı programlı olsa, olabilse…

İnsanlığın binlerce yıllık tarihinden bu yana salgın ve panik üzerine bildiğimiz ne varsa gözlerimizin önünde canlandı o gece. Vakur olmaya çağrılmanın çok naif kaçtığı kavgalar ne virüsü umursuyordu ne cezayı. Ekmek, bildiğimiz ekmek, bütün savaşların indirgenmiş sebebi, görgü üzerine, kul hakkı üzerine bildiğimiz ne varsa ortadan kaldırabilirmiş.  Aç kalma değil, sadece iki günlüğüne değil, belirsiz bir süreliğine açlık kaygısı paniğin sebebi; kiminin bildiği, kiminin bilmediği, dinlerin insanlık kadar eski bir tarih boyunca eğitmeye, medeniyetlerin büyük bir birikimle kontrol altında tutmaya çalıştığı endişe.

Doğrusu, tüketim arzularının fazlasıyla kışkırtıldığı bir döneme yıldırım hızıyla daldı koronavirüs. Evindeki hayatını garantiye almak kendi AVM’sini oluşturmayı da içeriyor. Küreselleşmenin yıktığı duvarları şimdilerde mikro planda yükseltmeye mecbur kalan insanlar bunu nasıl yapacağına karar verememenin paniğini yaşıyor.  Arundhati Roy’un dediği gibi bu virüsten fazla bir şey.

Tabiat toplumsallıktan ayrı düşünülemeyecek bir dengeyle ağırlıyor bizi varlığında. İhlal üstüne ihlal, büyük projeler, manzara kapatarak dar gelirlinin ufkunu karartan duvar gibi inşaatlar, ekmeğinin peşinde sınırları aşarak bodrum katı hayatlarına mahkum olan “adsız” kalabalıkların çaresizliği, sınırlarda yaşanan yığılmalar, sahile vuran çocuk cesetleri bir araya gelerek bu varlık üzerinde baskı oluşturuyor. Evinin dolaplarını her türlü öteberiyle doldurarak kendini dünyadan yalıtmak herkesin harcı değil. Eskiden geniş ailenin evi üretim mekanıydı, şimdi bu evler birer nostalji konusu. Evler eski evler değil, tüketimde dışa bağımlı hâle gelirken ilişkilerde içine kapanarak cinnet üreten mekânlara dönüştü, kamusallığa hazırlayan mahalle kültürü neredeyse eridi. Bu şartlar altında her ihtimali gözetecek şekilde karantinaya çekilmenin kişileri aşan bir varlık birikimi gerektirdiği söylenebilir. Büyük evleri, hizmetlileri ve kabarık banka hesabı olan kesimlerin mutfağı “Zengin Mutfağı”dır; Türk sinemasında izlemiştik. Ve evet, dönemin ruhunu çok iyi kavramış birçok çekirdek ailenin de yeterince tedbirli olduğunu varsayabiliriz tereddüt etmeden, dizi filmlerin akıp gideceği geceler hatırına. Öyleyse marketlerin önünde kavga edenler kim, kimin canı virüs bulaşmasını umursamayacak kadar burnunda olabilir… 

Yaşananlara bambaşka bir gözle yaklaşmamız şart. Aslında her birimiz elimizde olmayan bir sebeple orada olabilirdik ve bir bakıma oradaydık: Üşendik, boşverdik, kendi ekmeğimizi kendimiz yaparız, yumurta da yemeyiz iki gün, dedik. Bebeğimiz yoktu, geç saatte biten mesaiden çıkmış ve pazartesi de erkenden işe gitmek zorunda değildik, esasında tedbirli davranmaya götüren tecrübelerimiz ve alışkanlıklarımız vardı; çeşitli ağlardan yağan uyarılar nedeniyle korkmuş da olabiliriz. Bize ulaşan bu uyarılara kulak asmayan insanlar komşumuz da değillerse nereden geldiler?

İnsanın bu tarihsel anda bir açmazda bulunduğuna işaret ediyor durumlarımız. Kınama ve suçlamalar, kendi dünyasına fazlasıyla kapanmanın sağırlığını da yansıtıyor. Ayrıcalık tanıdığımız hâllerimizi daha gerçekçi bir şekilde tanıma zamanı. Süslerimizden,  konfor sebeplerimizden ve tedbirli olmayı mümkün kılan ayrıcalıklarımızdan yoksunlaştığımızda bizden geriye ne kalacak kim bilir…